top of page
  • Pinterest
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube

DÜŞÜK ADETLE KENDİ GİYİM MARKAMI KURABİLİR MİYİM?

Bir moda markası kurma fikri çoğu zaman bir tasarımla başlar. Bir gömlek, bir elbise, bir ceket ya da tamamen size ait bir ürün fikri ortaya çıkar. Ardından doğal olarak şu sorular gelmeye başlar: Bu ürünü kim üretecek? Kaç adet üretmem gerekiyor? Ne kadar sermayeye ihtiyacım var? Üretici benden minimum kaç adet ister?


Özellikle ilk kez kendi markasını kurmak isteyen girişimciler için üretim aşaması göz korkutucu olabilir. Çünkü piyasada birçok üreticinin yüksek minimum adetlerle çalıştığı görülür. Bu da daha satış yapmadan yüzlerce ürüne para yatırmak, yüksek miktarda kumaş satın almak ve ürünlerin satılmasını beklemek anlamına gelebilir.


Fakat yeni bir moda markası kurmak için ilk günden yüzlerce ürün üretmek zorunda değilsiniz. (Üretim simülaysonu için tıklayınız)



Düşük adet üretimle kendi markanızı kurmanız mümkündür.

Hatta bazı durumlarda düşük adetle başlamak, yeni bir marka için daha kontrollü ve stratejik bir başlangıç olabilir. Çünkü henüz hangi ürünün ne kadar satacağını bilmiyorsanız, yüksek miktarda üretim yapmak yerine ürününüzü daha küçük bir adetle pazara sunabilir ve gerçek müşterilerden gelen sonuçları görebilirsiniz.


Burada önemli olan yalnızca “kaç adet üreteceğim?” sorusuna cevap bulmak değildir. Asıl mesele; üretim adedini markanın hedef kitlesi, ürünün fiyatı, konumlandırması, üretim maliyeti ve satış potansiyeliyle birlikte değerlendirmektir.


Örneğin günlük kullanıma yönelik uygun fiyatlı bir basic tişört markasının üretim stratejisi ile sınırlı sayıda tasarım sunan bir high fashion markasının üretim stratejisi aynı olmak zorunda değildir.


Bir marka yüksek adetlerde üretim yaparak ürün başına maliyetini düşürmeyi ve geniş bir kitleye ulaşmayı hedefleyebilir. Başka bir marka ise yalnızca 30 veya 50 adet üretip ürünlerini daha yüksek fiyatlarla konumlandırabilir.


Dolayısıyla “çok üretmek mi, az üretmek mi?” sorusunun tek bir doğru cevabı yoktur.


Doğru soru şudur:


Markamın bulunduğu aşamada ne kadar üretim yapmak mantıklı?


Bu makalede düşük adet üretimin ne anlama geldiğini, ne kadar adetlik üretimin yeni bir marka için neden yeterli olabileceğini, düşük adetle yüksek fiyatlı ürünler üretmek ile yüksek adetle daha uygun fiyatlı ürünler üretmek arasındaki farkları ve high fashion markaların neden düşük adetli üretimi tercih edebildiğini inceleyeceğiz.


Ayrıca üretime başlamadan önce tasarım, kalıp, numune ve maliyet hesabında nelere dikkat edilmesi gerektiğine ve Kinkayra Atölye'nin düşük adetle marka kurmak isteyen girişimcilere sunduğu üretim avantajlarına da değineceğiz.


DÜŞÜK ADET ÜRETİM NEDİR?


Düşük adet üretim, bir moda ürününün yüksek miktarlarda stok oluşturmak yerine daha sınırlı sayıda üretilerek pazara sunulmasıdır. Ancak bunu yalnızca “az ürün üretmek” olarak değerlendirmek doğru değildir. Özellikle yeni markalar açısından düşük adet üretim, aynı zamanda sermayeyi, stok riskini ve üretim sürecini kontrol altında tutmaya yardımcı olan bir stratejidir.


Geleneksel üretim modelinde üretim adedi arttıkça ürün başına düşen maliyet genellikle azalır. Kalıp hazırlığı, üretim hazırlıkları, kumaş tedariki ve bazı işçilik maliyetleri daha fazla ürüne dağıldığı için yüksek adetli üretim birim maliyet açısından avantaj sağlayabilir.

Fakat burada yeni markalar açısından önemli bir problem ortaya çıkar: Ürün daha ucuza üretilebilir ama gerçekten satılacağının garantisi yoktur.


Örneğin henüz müşterisi olmayan yeni bir marka, tasarladığı bir elbiseden 500 adet üretirse, daha satış gerçekleşmeden ciddi miktarda sermayesini ürüne bağlamış olur. Ürün beklenen ilgiyi görmezse bu kez üretim maliyetinden çok daha büyük bir sorun ortaya çıkar: stok.


Düşük adet üretim ise bu riski azaltmayı amaçlar.


Marka aynı üründen 30, 50 veya 100 adet üreterek pazara çıkabilir. Ürün gerçek müşterilerle buluştuktan sonra satış performansı gözlemlenir ve sonraki üretim buna göre planlanır.


Düşük Adet Üretim Bir Test Süreci Olabilir


Yeni bir ürünün satış başarısını yalnızca tasarım aşamasında tahmin etmek oldukça zordur.


Bir tasarımcı için çok başarılı görünen bir ürün müşteriler tarafından beklenen ilgiyi görmeyebilir. Bunun tam tersi de mümkündür. Tasarımcının başlangıçta fazla önem vermediği bir model, müşteriler arasında koleksiyonun en çok satan ürünü haline gelebilir.


Düşük adet üretimin önemli avantajlarından biri burada ortaya çıkar.


Ürün küçük bir miktarla pazara çıkarılır ve gerçek satış verisi elde edilir.

  • Hangi model daha fazla ilgi gördü?

  • Hangi renk daha hızlı satıldı?

  • Hangi bedenlere daha fazla ihtiyaç oldu?

  • Müşteriler belirlenen satış fiyatını kabul etti mi?

  • Ürün tekrar üretilmeli mi?


Bu soruların cevapları, markanın sonraki üretim kararlarını şekillendirebilir.


Örneğin ilk üretimde 30 adet hazırlanan bir ürün kısa sürede satılıyorsa, marka ikinci üretimde 100 veya 300 adet üretmeyi değerlendirebilir. Böylece üretim miktarı tahmine göre değil, gerçek talebe göre artırılmış olur.


Düşük Adet Sadece Yeni Markalar İçin Değildir


Düşük adet üretimin yalnızca sermayesi sınırlı girişimcilerin tercih ettiği bir yöntem olduğunu düşünmek de doğru değildir.


Özellikle premium, butik ve high fashion markalarda düşük üretim adedi bilinçli bir marka stratejisi olabilir.


High fashion dünyasında bir ürünün binlerce adet üretilmesi her zaman hedef değildir. Tasarımın özgünlüğü, kullanılan kumaş ve malzemeler, işçilik, ürünün sınırlı sayıda olması ve markanın genel konumlandırması ürünün değer algısını oluşturur.


Bu nedenle bir high fashion marka için 30 adet üretim, “yeterince üretim yapamadım” anlamına gelmeyebilir.


Tam tersine, “Bu ürün sınırlı sayıda üretildi” mesajı markanın özel ve seçkin konumlandırmasını destekleyebilir.


Düşük Adet, Daha Az Risk Anlamına Gelebilir


Düşük adet üretimin temel avantajlarından biri sermayenin tamamını stoğa bağlamamaktır.


Yeni bir marka için üretim bütçesinin tamamını tek bir koleksiyona yatırmak yerine daha kontrollü bir üretim yapmak, sonraki aşamalarda hareket alanı bırakabilir.

Ürün başarılı olursa yeniden üretim yapılabilir.


Ürün beklenen ilgiyi görmezse marka elindeki stok miktarını yönetebilir ve yeni koleksiyona geçebilir.


Bu nedenle düşük adet üretim, özellikle pazara yeni giren markalar için “önce test et, sonra büyüt” yaklaşımını mümkün kılar.


Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır: Düşük adet üretim her zaman ürün başına daha düşük maliyet anlamına gelmez.


İşte bu noktada yeni marka sahiplerinin karşısına çok önemli bir soru çıkar:


DÜŞÜK ADETLE PAHALI ÜRÜNLER Mİ, YÜKSEK ADETLE UCUZ ÜRÜNLER Mİ?


Kendi moda markasını kurarken üretim konusunda en çok kafa karıştıran konulardan biri, düşük adetli üretim ile yüksek adetli üretim arasında seçim yapmaktır. İlk bakışta yüksek adet üretmek daha mantıklı görünebilir. Çünkü üretim miktarı arttıkça kalıp, hazırlık, işçilik ve kumaş gibi bazı maliyetler daha fazla ürüne dağıldığından ürün başına düşen maliyet azalabilir. Ancak burada yalnızca ürünün üretim maliyetine bakarak karar vermek büyük bir yanılgıya dönüşebilir. Çünkü yeni bir marka için asıl mesele bir ürünü mümkün olan en düşük maliyetle üretmek değil, üretilen ürünleri ne kadar hızlı ve sağlıklı şekilde satabileceğidir.

Örneğin yeni kurulmuş bir markanın henüz müşterilerini tanımadığını düşünelim. Marka, tasarladığı bir üründen 500 adet üretirse yüksek adet sayesinde ürün başına daha uygun bir maliyet elde edebilir. Fakat ürün beklenen ilgiyi görmez ve yalnızca 150 adedi satılırsa, geriye kalan 350 ürün markanın sermayesini stok olarak tutmaya devam eder. Üretim aşamasında elde edilen birim maliyet avantajı, bu stokun yarattığı finansal yük karşısında anlamını kaybedebilir. Buna karşılık aynı marka üründen yalnızca 30 adet üreterek pazara çıkarsa, ürün başına maliyet daha yüksek olsa bile çok daha düşük bir sermayeyle gerçek müşterilerin tepkisini ölçebilir.

Bu nedenle özellikle yeni markalar için “Ürünü kaça üretiyorum?” sorusundan önce “Ne kadar üretmeliyim?” sorusunun cevaplanması gerekir. Çünkü düşük maliyetli bir ürünün satılmaması, yüksek maliyetli ama tamamı satılan bir üründen daha avantajlı değildir. Moda sektöründe üretim kararı yalnızca imalat maliyetleri üzerinden değil, stok riski, satış hızı, marka konumlandırması ve sermayenin ne kadar süreyle ürüne bağlı kalacağı üzerinden değerlendirilmelidir.

Burada düşük adet üretimin önemli bir avantajı ortaya çıkar. Marka ilk aşamada daha yüksek birim maliyeti kabul ederek daha küçük bir üretimle pazarı test edebilir. Ürün beklenen ilgiyi görürse ikinci üretimde adet artırılabilir. Böylece yüksek üretim miktarının sağlayacağı maliyet avantajına, ürünün gerçekten talep gördüğü kanıtlandıktan sonra geçilebilir. Başka bir ifadeyle marka önce talebi oluşturup sonra üretimi büyütebilir.


HIGH FASHION'DA DÜŞÜK ADET NEDEN FARKLI BİR ANLAMA GELİR?


Düşük adet üretimi yalnızca bütçesi sınırlı girişimcilerin başvurduğu bir yöntem olarak değerlendirmek de doğru değildir. Özellikle high fashion ve premium moda dünyasında sınırlı üretim, markanın değer yaratma stratejisinin bir parçası olabilir. Çünkü bu segmentlerde müşterinin satın aldığı şey yalnızca kumaş ve dikim değildir. Tasarımın özgünlüğü, kullanılan malzemenin niteliği, işçilik, marka hikâyesi, ürünün ulaşılabilirliği ve hatta ürünün kaç kişi tarafından sahiplenilebildiği dahi toplam değer algısını etkileyebilir.

Bu nedenle 30 adet üretilen özel bir tasarımın sınırlı sayıda olması, high fashion açısından bir eksiklik değil, aksine ürünün konumlandırılmasının bir parçası olabilir. Herkesin ulaşabildiği yüksek adetli bir ürün ile sınırlı sayıda üretilen özel bir tasarımın müşteride oluşturduğu algı aynı değildir. High fashion markalar açısından amaç her zaman mümkün olan en yüksek adette üretim yapmak değil; doğru tasarımı, doğru malzemeyi ve doğru miktarı bir araya getirerek yüksek algılanan değer oluşturmaktır.

Bu noktada düşük adet üretim ile yüksek adet üretim arasında aslında bir “iyi-kötü” karşılaştırması bulunmaz. Yüksek adet üretim, satış hacmi yüksek ve talebi öngörülebilen markalar için son derece avantajlı olabilir. Düşük adet üretim ise özellikle yeni markaların pazarı test etmesine, sermayesini kontrollü kullanmasına ve premium veya high fashion bir konumlandırma oluşturmasına yardımcı olabilir. Önemli olan üretim miktarının markanın gerçek ihtiyaçlarıyla örtüşmesidir.

Dolayısıyla kendi markasını kurmak isteyen bir girişimci için ilk üretimin 30 adet olması, markanın küçük kalacağı anlamına gelmez. Tam tersine, 30 adetlik bir üretim markanın ilk adımı olabilir; ürün talep gördükçe üretim 100, 300 veya daha yüksek adetlere çıkarılabilir. Önemli olan daha ilk aşamada satılıp satılmayacağı belli olmayan yüzlerce ürünü üretmek yerine, markanın gerçek müşterisini bulabileceği kontrollü bir başlangıç yapmaktır.

İşte bu nedenle düşük adet üretim, özellikle yeni markalar için yalnızca bir üretim seçeneği değil, aynı zamanda riski azaltarak büyüme yöntemi olarak değerlendirilebilir.


30 ADET GERÇEKTEN YETERLİ Mİ?

Kendi markasını kurmak isteyen bir girişimci için “Kaç adet üretmeliyim?” sorusunun tek bir cevabı yoktur. Ürünün kategorisi, satış fiyatı, hedef kitle, üretim maliyeti ve markanın mevcut müşteri kitlesi bu kararı doğrudan etkiler. Ancak özellikle pazara yeni giren bir marka söz konusu olduğunda 30 adetlik bir üretim, sanıldığından çok daha güçlü bir başlangıç olabilir.

Çünkü ilk üretimin amacı her zaman mümkün olduğunca fazla ürün üretmek değildir. İlk üretimin asıl amacı, markanın tasarladığı ürünü gerçek müşterilerle buluşturmak ve ürünün pazardaki karşılığını görmektir. Henüz satış geçmişi olmayan bir markanın yüzlerce adet üretmesi, aslında önemli bir varsayım üzerine kuruludur: “Bu ürün satacak.” Fakat henüz bunu gösterecek bir veri yoktur. 30 adetlik bir üretim ise bu belirsizliği daha yönetilebilir hale getirir.

Örneğin ilk koleksiyonunda özel tasarımlı bir gömlek bulunan yeni bir marka düşünelim. Marka bu üründen 30 adet ürettiğinde ürünün farklı bedenlerdeki satış hızını, müşterilerin tasarıma verdiği tepkiyi ve belirlenen satış fiyatının kabul edilip edilmediğini gözlemleyebilir. Eğer ürün kısa sürede tükenirse, artık ikinci üretim için çok daha değerli bir bilgiye sahiptir. Marka aynı ürünü daha yüksek adetlerde üretmeye karar verdiğinde bu karar artık yalnızca bir tahmin olmayacaktır; gerçek satış deneyimine dayanacaktır.

Burada 30 adet üretimin önemli bir başka avantajı da sermayenin tamamını tek bir ürüne bağlamamaktır. Yeni bir markanın yalnızca üretim için değil; marka kimliği, fotoğraf çekimi, internet sitesi, ambalaj, reklam, sosyal medya ve operasyon gibi başka alanlar için de bütçeye ihtiyacı vardır. İlk koleksiyonda yüzlerce ürüne ayrılan büyük bir bütçe, markanın diğer ihtiyaçlarını karşılamak için kullanabileceği kaynakları azaltabilir. Daha kontrollü bir üretim ise girişimciye markanın diğer alanlarına yatırım yapabilmesi için hareket alanı bırakır.


30 ADETİ SADECE “AZ ÜRETİM” OLARAK GÖRMEMEK GEREKİR


Burada önemli olan 30 adedin küçüklüğüne odaklanmak yerine, bu 30 adedin nasıl kullanılacağına bakmaktır. Eğer ürün doğru tasarlanmış, doğru fiyatlandırılmış, hedef kitleye doğru şekilde sunulmuş ve profesyonel biçimde pazarlanmışsa 30 adetlik üretim markanın ilk satış koleksiyonu olabilir. Üstelik ürünün sınırlı sayıda olması, doğru marka stratejisi içerisinde kullanıldığında bir avantaja bile dönüşebilir.

Özellikle premium ve high fashion markalarda sınırlı üretim anlayışı zaten başlı başına bir değer unsuru olabilir. Bir ürünün yalnızca 30 adet üretilmiş olması, markanın tasarım anlayışıyla birlikte sunulduğunda müşteriye “her yerde bulunmayan özel bir ürün” algısı verebilir. Dolayısıyla düşük adet her zaman “küçük marka” anlamına gelmez. Bazen tam tersine, daha seçici ve daha özel bir marka konumlandırmasının başlangıcı olabilir.

Elbette 30 adet her ürün ve her marka için ideal üretim miktarı değildir. Bazı ürünlerde daha yüksek miktarlar gerekebilir. Ancak burada önemli olan, üretim miktarını üreticinin talep ettiği minimum adede göre değil, markanın gerçek ihtiyacına göre belirleyebilmektir.


KİNKAYRA ATÖLYE'DE MİNİMUM ÜRETİM ADEDİNE BAĞLI KALMADAN BAŞLAYABİLMEK


Yeni bir marka açısından üretim sürecinde karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, üreticinin belirlediği yüksek minimum adetlerdir. Girişimci 30 adet üretmek isterken üreticinin 300 veya 500 adetlik minimum üretim şartı koyması, küçük bir başlangıç yapmayı neredeyse imkânsız hale getirebilir.

Kinkayra Atölye'nin burada sunduğu önemli avantajlardan biri, belirli bir minimum üretim adedine bağlı kalmadan üretim planlamasına imkân sağlamasıdır. Bu sayede marka yalnızca üreticinin minimum adet şartını karşılayabilmek için ihtiyacından fazla ürün üretmek zorunda kalmaz.

Dahası, 30 adet ve üzerindeki üretimlerde numune fiyatı yerine seri üretim fiyatı belirlenmektedir. Bu ayrım özellikle kendi markasını yeni kuran girişimciler açısından önemlidir. Çünkü 30 adetlik üretim yalnızca birkaç parçalık bir numune çalışması olarak değil, gerçek bir satış koleksiyonu olarak ele alınabilir.

Böylece marka ilk aşamada kontrollü bir üretimle pazara çıkabilir, ürünün satış performansını görebilir ve talep oluştuğunda sonraki üretim miktarını artırabilir. Bu yaklaşımın temelinde aslında oldukça basit bir düşünce vardır: Marka önce ürünü üretip satmaya çalışmak yerine, kontrollü üretimle ürünü test eder; başarılı olan ürünü daha yüksek adetlerde üretir.

Bu nedenle kendi markasını kurmak isteyen bir girişimcinin ilk üretimde yüzlerce adet üretmekten çekinmesi, markasının büyümeyeceği anlamına gelmez. Aksine, doğru planlandığında küçük bir üretim markanın ilk gerçek pazar testine dönüşebilir.


 30 ADET AYNI ÜRÜN MÜ, 30 ADET FARKLI ÜRÜN MÜ?

Düşük adet üretim konusunda “30 adet üretmek yeterli mi?” sorusundan sonra aslında daha önemli bir soru ortaya çıkar: 30 adet neyin 30 adedi? Aynı modelden 30 adet mi üretmek gerekir, yoksa 30 farklı üründen birer tane üretmek mi daha mantıklıdır?

Yeni bir marka kurarken bu ayrım oldukça önemlidir. Çünkü 30 adetlik üretimi farklı ürünlere dağıtmak, ilk bakışta markaya daha geniş bir koleksiyon sunma avantajı sağlıyor gibi görünse de üretim ve satış açısından ciddi sonuçları olabilir.

Örneğin bir girişimci “İlk koleksiyonumda 30 farklı tasarım olsun, her tasarımdan yalnızca 1 adet üreteyim” diye düşünebilir. Böylece internet sitesinde veya sosyal medya hesabında çok daha fazla ürün gösterebilir. Koleksiyon daha geniş görünür, marka farklı tasarımlarını aynı anda test etme fırsatı bulur ve özellikle tasarım odaklı bir marka için yaratıcı çeşitlilik ortaya çıkar.

Ancak burada önemli bir risk vardır: Her üründen yalnızca bir adet üretmek, satışın devamlılığını sağlayamayabilir.

Bir müşteri bir ürünü beğendiğinde o ürünün yalnızca tek bir bedeni varsa, müşterinin kendi bedenini bulamama ihtimali oldukça yüksektir. Ürün müşterinin ilgisini çekse bile stokta uygun beden bulunmadığı için satış gerçekleşmeyebilir. Dolayısıyla “çok farklı ürün göstermek” ile “satılabilir bir koleksiyon oluşturmak” aynı şey değildir.


HER ÜRÜNDEN BİRER TANE ÜRETMEK NEDEN RİSKLİ?


Her üründen yalnızca birer tane üretme fikrinin en büyük problemi, beden ve stok sürekliliğidir. Hazır giyim ürünlerinde müşteriler tek bir standart ölçüden alışveriş yapmaz. Özellikle kadın ve erkek giyimde S, M, L, XL gibi farklı bedenlerin bulunması gerekir. Bazı ürünlerde XS veya XXL gibi bedenlerin de koleksiyona dahil edilmesi gerekebilir.


Örneğin 30 farklı tasarım hazırladığınızı ve her tasarımdan yalnızca bir adet ürettiğinizi düşünelim. Toplamda 30 ürününüz vardır ancak aslında 30 farklı modelin yalnızca tek bir bedenini elinizde bulunduruyorsunuz. M beden bir ürün satıldığında, aynı tasarımı isteyen L beden müşteriye sunabileceğiniz başka bir ürün bulunmaz.

Bu nedenle düşük adet üretim planlanırken yalnızca toplam ürün sayısına değil, ürün başına düşen beden sayısına da bakmak gerekir.


Üstelik üretim tarafında da başka bir konu ortaya çıkar. Bir atölye için tek tek 30 farklı ürün üretmek, aynı modelden 30 adet üretmekle aynı üretim mantığına sahip değildir. Her yeni model yeni bir kalıp, yeni bir numune, farklı kumaş kullanımı, farklı üretim hazırlığı ve farklı teknik detaylar anlamına gelebilir.


Dolayısıyla 30 adet üretim bütçesini 30 farklı modele bölmek, kağıt üzerinde çeşitlilik sağlarken üretim tarafında beklenenden daha yüksek bir maliyet yaratabilir.


PEKİ 30 ADETİN TAMAMINI AYNI ÜRÜNDEN ÜRETMEK Mİ GEREKİR?


Bu kez de diğer uçta başka bir soru ortaya çıkar. İlk koleksiyonda yalnızca tek bir modelden 30 adet üretmek, markanın ürün çeşitliliğini oldukça sınırlı hale getirebilir.

Özellikle yeni bir marka, farklı tasarımlarla kendisini ifade etmek isteyebilir. Bir gömlek, bir pantolon, bir elbise ve bir ceket gibi farklı ürünlerin aynı koleksiyonda bulunması markanın tasarım dilini daha iyi gösterebilir.

Burada çözüm, 30 adedin tamamını tek bir ürüne vermek veya 30 farklı üründen birer tane üretmek arasında sıkışmak değildir.

Asıl mesele ürün çeşitliliği ile stok derinliği arasında doğru dengeyi kurmaktır.

Örneğin 30 adetlik toplam üretim bütçesini birkaç güçlü modele dağıtmak, her modelden yalnızca bir adet üretmekten daha işlevsel olabilir. Böylece marka hem koleksiyon çeşitliliğini koruyabilir hem de her ürünün farklı bedenlerde satışa sunulmasını sağlayabilir.


SERİ ÜRETİMDE BEDEN DAĞILIMI NEDEN ÖNEMLİ?


Burada hazır giyimin temel mantığı devreye giriyor: seri üretim yalnızca aynı üründen çok sayıda üretmek değil, aynı ürünün farklı bedenlerde üretilebilmesidir.

Bir modelden 30 adet üretildiğinde bu 30 ürünün tamamının aynı bedende olması beklenmez. Ürünün hedef kitlesine göre S, M, L, XL gibi bedenlere dağılım yapılır.

Örneğin 30 adetlik bir üretimde kabaca her bedenden birkaç ürün bulunması, ürünün satışa daha sağlıklı şekilde sunulmasını sağlayabilir. Elbette doğru beden dağılımı ürünün hedef kitlesine, kadın veya erkek giyime, ürün kategorisine ve markanın müşterilerine göre değişir. Ancak temel mantık aynıdır: 30 adetlik bir üretim, aslında tek bir ürünün farklı müşterilere ulaşabilecek şekilde serileştirilmesini sağlar.

Bu nedenle 30 adet ilk bakışta küçük bir rakam gibi görünse de seri üretim açısından düşünüldüğünde oldukça farklı bir anlam kazanır. Bir modelden 30 adet üretmek, ürünün yalnızca bir müşteriye değil, farklı bedenlerde birden fazla müşteriye sunulabileceği anlamına gelir.


30 ADET NEDEN NUMUNEDEN FARKLI DÜŞÜNÜLMELİ?


Burada Kinkayra Atölye açısından önemli bir avantaj da ortaya çıkıyor. Piyasada bazı atölyeler çok düşük adetli üretimleri seri üretim olarak değil, numune çalışması olarak değerlendirebilir ve buna göre farklı fiyatlandırma uygulayabilir.

Kinkayra Atölye'de ise 30 adet ve üzerindeki üretimlerde numune fiyatı yerine seri üretim fiyatı belirlenmektedir.

Bu ayrım, düşük adetle gerçek bir marka koleksiyonu oluşturmak isteyen girişimci açısından önemlidir. Çünkü 30 adetlik üretim yalnızca “30 tane deneme ürünü” olarak değil, bedenleri dağıtılmış, satışa hazır bir ürün grubunun başlangıcı olarak değerlendirilebilir.

Dolayısıyla “30 adet çok az, bununla seri üretim yapılmaz” düşüncesi her durumda doğru değildir. Burada önemli olan adedin tek başına büyüklüğü değil, üretimin nasıl planlandığıdır.


30 ADETİ 30 FARKLI ÜRÜNE BÖLMEK YERİNE NE YAPILABİLİR?


Yeni bir marka için daha sağlıklı yaklaşım, ilk koleksiyonda çok fazla model üretmek yerine birkaç güçlü ürün belirleyip bu ürünlerin beden ve renk dağılımını doğru planlamak olabilir.

Örneğin toplam üretim kapasitesi 30 adet olan bir marka, 30 farklı tasarım hazırlamak yerine birkaç farklı modele odaklanabilir. Böylece her modelden birden fazla beden üretilebilir ve müşteriye gerçek anlamda satış yapılabilecek bir stok sunulabilir.

Bu aynı zamanda markanın hangi ürününün daha fazla ilgi gördüğünü anlamasını da kolaylaştırır.

Bir model diğerlerinden daha hızlı satıyorsa, sonraki üretimde o modele daha fazla ağırlık verilebilir. Böylece marka ilk koleksiyondan itibaren aslında kendi satış verilerini oluşturmaya başlar.

Bu nedenle düşük adet üretimde amaç “olabildiğince fazla farklı ürün göstermek” değil, “sınırlı üretim miktarını satışa dönüşebilecek şekilde dağıtmak” olmalıdır.

Ve tam bu noktada, 30 adetlik üretimin neden yeni bir marka için yalnızca küçük bir başlangıç değil, doğru planlandığında gerçek bir mini seri üretim olabileceği daha net ortaya çıkar.


İLK KOLEKSİYONDA KAÇ FARKLI ÜRÜN OLMALI?


30 adetlik üretimden söz ettiğimizde doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor: Peki bu 30 adedi kaç farklı modele dağıtmak gerekir? Aslında burada tek bir doğru sayı yok. Çünkü bir markanın ilk koleksiyonunda kaç farklı ürün bulunması gerektiği, markanın hedeflediği müşteri kitlesine, ürün kategorisine, satış fiyatına ve üretim bütçesine göre değişir. Ancak yeni bir markanın ilk koleksiyonunda karşılaşabileceği en büyük hatalardan biri, sınırlı üretim bütçesini mümkün olduğunca fazla modele bölmeye çalışmaktır.

Bir marka ilk kez piyasaya çıktığında kendisini göstermek için çok sayıda farklı tasarım sunmak isteyebilir. Birkaç gömlek, birkaç pantolon, elbiseler, ceketler, aksesuarlar derken koleksiyon hızla büyüyebilir. Fakat her yeni model yalnızca internet sitesine eklenen yeni bir ürün değildir. Her modelin ayrı bir kalıbı, numunesi, kumaş ihtiyacı, aksesuarı, üretim hazırlığı ve kalite kontrol süreci vardır. Bu nedenle 30 adetlik toplam üretim kapasitesini çok fazla modele bölmek, her ürünün üretim miktarını gereğinden fazla düşürebilir.

Örneğin toplamda 30 adet üretim yapılacaksa ve 10 farklı model hazırlanıyorsa, ortalama olarak her modele yalnızca 3 adet düşer. Bu üç ürünün de farklı bedenlere dağıtılması gerektiğinde ortaya çıkan stok yapısı satış açısından oldukça sınırlı hale gelir. Bir modelden S, M ve L bedenlerinde yalnızca birer tane bulunması, teknik olarak bir koleksiyon oluşturabilir; ancak müşterinin istediği bedeni bulma ihtimalini ciddi şekilde azaltabilir.

Buna karşılık daha az sayıda modele odaklanıldığında aynı üretim bütçesi çok daha anlamlı bir stok yapısına dönüştürülebilir. Örneğin birkaç güçlü model seçilerek her modelden farklı bedenlerde üretim yapılması, müşteriye daha gerçek bir alışveriş seçeneği sunar. Üstelik marka hangi modelin daha fazla ilgi gördüğünü daha net şekilde analiz edebilir.


KOLEKSİYONDA ÇEŞİTLİLİK Mİ, STOK DERİNLİĞİ Mİ?


Burada aslında iki farklı ihtiyaç karşı karşıya gelir. Bir tarafta markanın kendisini ifade edebilmesi için çeşitliliğe ihtiyacı vardır. Diğer tarafta ise müşterinin satın almak istediği ürünü kendi bedeninde bulabilmesi gerekir.


Özellikle yeni markalarda ikinci konu çoğu zaman gözden kaçar. Marka sahibi koleksiyonun görsel olarak zengin görünmesini ister ve mümkün olduğunca fazla tasarım hazırlamaya çalışır. Fakat müşterinin açısından bakıldığında beğendiği ürünün kendi bedeninde bulunmaması, koleksiyonda 20 farklı model bulunmasından daha önemli hale gelir.


Bu nedenle küçük adetli üretimde koleksiyon genişliğinden çok stok derinliği üzerinde düşünmek gerekir. Birkaç güçlü ürünü farklı beden ve renk seçenekleriyle sunmak, çok sayıda modeli yalnızca birer veya ikişer adet üretmekten daha sağlıklı olabilir.

Bu özellikle internet üzerinden satış yapan markalar için önemlidir. Müşteri ürünü fiziksel olarak deneyemediği için beden seçeneklerinin bulunması ve ürünün farklı ölçülerde sunulması satın alma kararını doğrudan etkileyebilir.


İLK KOLEKSİYON BÜYÜK OLMAK ZORUNDA DEĞİL


Yeni bir markanın ilk koleksiyonunun onlarca farklı modelden oluşması gerektiğine dair bir kural yoktur. Hatta bazı durumlarda az sayıda güçlü tasarım, markanın kimliğini çok daha net ortaya koyabilir.


Özellikle high fashion ve tasarım odaklı markalarda koleksiyonun büyüklüğünden çok, tasarımların birbirleriyle olan ilişkisi ve markanın genel estetik dili önemlidir. Birbirinden tamamen bağımsız 20 ürün yerine, aynı tasarım dünyasına ait birkaç güçlü ürün markanın kimliğini daha başarılı şekilde yansıtabilir.


Burada koleksiyonun bir bütün olarak düşünülmesi gerekir. Bir ürün diğerini tamamlıyor mu? Aynı müşteri bu ürünlerin birden fazlasını satın almak isteyebilir mi? Ürünler birlikte kombinlenebiliyor mu? Markanın hikâyesini aynı tasarım dili üzerinden anlatabiliyor mu?

Bu sorulara verilen cevaplar, koleksiyonun kaç üründen oluşacağından çok daha değerlidir.


30 ADETİN DAĞILIMI NASIL DÜŞÜNÜLMELİ?


30 adetlik bir üretim planlanırken yalnızca toplam rakama bakmak yerine, bu miktarın ürünlere ve bedenlere nasıl dağıtılacağı baştan düşünülmelidir. Örneğin birkaç farklı model belirlenmişse, her model için kaç adet üretileceği ve bu adetlerin hangi bedenlere dağıtılacağı üretimden önce planlanabilir.


Burada amaç her bedenden matematiksel olarak eşit sayıda üretmek değildir. Çünkü her markanın müşteri profili aynı değildir. Bir markanın müşterileri ağırlıklı olarak M ve L bedenlerde yoğunlaşırken başka bir markada S ve M bedenlere daha fazla talep olabilir.


Bu nedenle beden dağılımı hedef kitleye ve ürünün geçmiş satış verilerine göre şekillendirilmelidir.


Yeni bir markada henüz satış verisi bulunmadığı için başlangıçta daha dengeli bir dağılım tercih edilebilir. İlk satışlardan elde edilen bilgiler ise sonraki üretimlerde kullanılabilir.

Böylece marka zaman içerisinde hangi bedenlere ne kadar ihtiyaç duyduğunu kendi müşterisinden öğrenir.


Bu da düşük adet üretimin başka bir avantajını ortaya çıkarır: İlk üretim yalnızca ürün satmak için değil, markanın kendi üretim verisini oluşturmak için de kullanılabilir.


HER MODELİN BAŞARILI OLMASI GEREKMİYOR


İlk koleksiyonda bulunan her ürünün aynı satış performansını göstermesi de beklenmemelidir. Bir model çok hızlı satabilirken başka bir model daha yavaş hareket edebilir. Burada önemli olan markanın bu sonuçları okuyabilmesidir.


Eğer 30 adetlik ilk üretimde belirli bir model diğerlerinden çok daha hızlı satılıyorsa, bu model sonraki üretimde daha yüksek adetle üretilebilir. Satış performansı düşük olan model ise geliştirilebilir, farklı bir kumaşla yeniden yorumlanabilir veya koleksiyondan çıkarılabilir.


Böylece marka zaman içinde kendi ürün portföyünü oluşturur. İlk koleksiyonun amacı yalnızca satış yapmak değil, hangi ürünlerin markanın geleceğinde yer alması gerektiğini keşfetmektir.


Bu nedenle küçük adetli üretimde başarı, ilk koleksiyonda yüzlerce ürün satmakla ölçülmek zorunda değildir. Bazen 30 adetlik üretimden elde edilen doğru bilgiler, markanın sonraki 300 adetlik üretimini çok daha başarılı hale getirebilir.


DÜŞÜK ADET ÜRETİMDE ASIL MESELE: BİRİM MALİYET Mİ, TOPLAM RİSK Mİ?


Düşük adet üretim konuşulduğunda konu çoğu zaman doğrudan ürünün birim fiyatına geliyor. “30 adet üretirsem ürün başına ne kadar öderim?”, “100 adet üretirsem fiyat ne kadar düşer?” gibi sorular elbette önemlidir. Fakat kendi markasını kurmak isteyen bir girişimci için üretim kararını yalnızca birim fiyat üzerinden vermek, maliyetin en önemli bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelebilir.

Çünkü bir ürünün gerçek maliyeti sadece atölyeye ödenen üretim bedeli değildir. Üretime bağlanan sermayenin ne kadar süre stokta kaldığı, satılmayan ürünlerin oluşturduğu yük, yeniden üretim için ne kadar nakit gerektiği ve markanın diğer ihtiyaçları için elinde ne kadar bütçe kaldığı da toplam maliyetin bir parçasıdır.

Düşük adet üretimde ürün başına maliyetin yüksek olması bu nedenle tek başına olumsuz bir durum değildir. Eğer marka 30 adet üretiyor ve bu 30 adedin tamamını kısa sürede satabiliyorsa, daha yüksek birim maliyete rağmen sermayesini hızlı şekilde döndürebilir. Yüksek adet üretimde ise ürün başına maliyet daha düşük olsa bile stokların uzun süre elde kalması markanın nakit akışını zorlaştırabilir.


YÜKSEK ADET ÜRETİM NE ZAMAN AVANTAJLI HALE GELİR?


Yüksek adetli üretim özellikle ürünün talebi kanıtlandığında güçlü bir avantaj sağlar. Bir marka belirli bir ürünü düzenli olarak satıyorsa, aynı ürünü daha yüksek miktarlarda üretmek hem birim maliyeti düşürebilir hem de stok sürekliliği sağlayabilir.

Örneğin ilk aşamada 30 adet üretilen bir ürünün tamamının satıldığını düşünelim. Marka ikinci üretimde 100 adet, daha sonra 300 adet üretmeyi tercih edebilir. Artık üretim miktarı bir tahmine değil, önceki satış sonuçlarına dayanmaktadır.

Bu aşamada yüksek adetli üretimin maliyet avantajı daha anlamlı hale gelir. Çünkü marka artık “Bu ürün satılır mı?” sorusundan çok “Ne kadar üretirsem talebi karşılayabilirim?” sorusunu sormaya başlamıştır.

Bu iki soru arasındaki fark oldukça önemlidir. Yeni bir markanın ilk aşamasındaki belirsizlik ile satışlarını kanıtlamış bir markanın üretim planlaması aynı değildir.


DÜŞÜK ADET ÜRETİM SERMAYEYİ KORUYABİLİR


Yeni bir markanın başlangıç bütçesi genellikle sınırsız değildir. Üretim dışında marka adı, logo, internet sitesi, fotoğraf çekimleri, ambalaj, reklam, sosyal medya içerikleri ve lojistik gibi birçok farklı gider bulunabilir.


Bütün bütçeyi ilk üretimde kullanmak, markanın daha satışa başlamadan nakit sıkıntısı yaşamasına neden olabilir.


Düşük adetli üretim burada girişimciye bir hareket alanı sağlayabilir. Daha sınırlı miktarda ürün üreterek kalan bütçenin bir bölümünü satış ve pazarlama faaliyetlerine ayırmak mümkün olabilir. Çünkü iyi bir ürünün üretilmiş olması, tek başına satış yapacağı anlamına gelmez.


Bir ürünün müşteriye ulaşması, görülmesi ve satın alınması gerekir. Bu nedenle üretim bütçesi ile satış bütçesinin birlikte düşünülmesi önemlidir.


“UCUZA ÜRETMEK” İLE “UCUZA MARKA KURMAK” AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Burada yeni girişimcilerin özellikle dikkat etmesi gereken bir ayrım var. Bir ürünü yüksek adetle daha düşük birim maliyetle üretmek, markayı daha düşük maliyetle kurduğunuz anlamına gelmez.

Örneğin 500 adet üretim yaptığınızda ürün başına maliyetiniz düşebilir. Fakat 500 ürünün tamamının parasını satış gerçekleşmeden önce ödemeniz gerekiyorsa, başlangıçta ihtiyaç duyduğunuz sermaye oldukça yüksek olacaktır.

Buna karşılık 30 adet üretimde ürün başına maliyetiniz daha yüksek olabilir ancak başlangıçta üretime ayırmanız gereken toplam sermaye çok daha düşük olabilir.

Bu nedenle yeni bir marka için birim maliyet ile toplam yatırım ihtiyacını birbirinden ayırmak gerekir.

Düşük adet üretimin asıl avantajı çoğu zaman ürünün daha ucuza mal olması değil, markanın daha düşük toplam üretim riskiyle pazara çıkabilmesidir.


DÜŞÜK ADET, ÜRÜN FİYATINI NASIL ETKİLER?


Elbette düşük adetli üretimin ürün fiyatına etkisi göz ardı edilemez. Daha az sayıda üretimde bazı sabit maliyetler daha az ürüne dağıldığı için ürün başına maliyet yükselebilir. Bu nedenle marka satış fiyatını belirlerken yalnızca rakiplerin fiyatlarına bakmamalı, kendi gerçek üretim maliyetini de dikkate almalıdır.


Özellikle premium veya high fashion bir marka için bu durum farklı bir avantaja dönüşebilir. Marka zaten daha yüksek fiyatlı bir ürün konumlandırması hedefliyorsa, düşük adet üretimin oluşturduğu daha yüksek birim maliyet ürünün satış fiyatıyla uyumlu hale getirilebilir.


Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, “Az üretiyorum, o halde pahalı satabilirim” yaklaşımının tek başına yeterli olmadığıdır. Yüksek satış fiyatını destekleyecek bir tasarım dili, ürün kalitesi, marka hikâyesi ve müşteri deneyimi oluşturulmalıdır.


EN DOĞRU MODEL MARKANIN AŞAMASINA GÖRE DEĞİŞİR


Bu nedenle düşük adet üretim ile yüksek adet üretimi birbirinin alternatifi olarak görmek yerine, markanın farklı dönemlerinde kullanılabilecek iki farklı araç olarak düşünmek daha doğru olur.


Markanın başlangıcında düşük adet, büyüme aşamasında yüksek adet oldukça doğal bir geçiş olabilir.

İlk üretimde 30 adetle pazarı test eden bir marka, ürünleri başarılı olduğunda daha yüksek miktarlara geçebilir. Böylece üretim hacmi markanın büyümesine paralel olarak artar.


Kinkayra Atölye'nin belirli bir minimum üretim adedine bağlı kalmadan üretim planlamasına imkân sağlaması da bu noktada önem kazanır. Özellikle başlangıç aşamasında yüksek miktarda stok oluşturmak istemeyen markalar için üretimi daha kontrollü şekilde planlamak mümkün olabilir. Ayrıca 30 adet ve üzerindeki üretimlerde numune fiyatı yerine seri üretim fiyatlandırmasının uygulanması, düşük adetle gerçek bir ürün grubu oluşturmak isteyen girişimci açısından önemli bir avantaj sağlar.


Sonuçta üretim kararının merkezinde yalnızca “ürün başına kaç TL?” sorusu bulunmamalıdır. Daha doğru soru şudur:


Bu üretim modeli markamın sermayesini, stok riskini ve büyüme potansiyelini nasıl etkiliyor?


Bu soruya cevap verebildiğiniz zaman düşük adet mi yoksa yüksek adet mi üretmeniz gerektiği de çok daha net hale gelir.




 
 
 

Yorumlar


Kinkayra Atölye olarak Markaların, girişimlerin ve diğer işletmelerin tasarım aşamasından üretim sürecine kadar olan tüm ihtiyaçlarına yönelik çözümler geliştiriyor, her projede ister kurumsal ister kişisel talepler olsun detaylara önem vererek tamamen kişiselleştirilmiş bir hizmet sunuyoruz

© 2024 Esra Aydemir

© 2024 Esra Aydemir

© 2024 Esra Aydemir

bottom of page